Menopoz ve Depresyon

Menopoz ve Depresyon

Depresyon, çökkün duygudurum ile giden, işlevsellikte belirgin kısıtlılığa yol açan, kadınlarda erkeklere oranla daha sık görülen ve her beş kadından birinde yaşamı boyunca bir kez ortaya çıkan psikiyatrik bir tablodur. Yetişkin dönemde depresyon, kadınlarda erkelerden iki kat fazla ortaya çıkarken, menopoz dönemi kadın erkek oranı 3-4 kata kadar çıkabilmektedir.

Erkeklerden farklı olarak kadınlar; ergenlik dönemi başlangıç belirtileri, adet döngüsü, gebelik, lohusalık, menopoz gibi belirgin hormonal değişikliklerin olduğu dönemler yaşamaktadır. Bu dönemlerdeki hormonal değişimler duygudurum değişikliklerinin etyolojisinde yer alabilmektedir.

Menopoz sadece tıbbi sınırlar içinde değerlendirilen bir durum değil, biyopsikososyal bir bütünlük içinde ele alınması gereken bir durumdur. Menopoz tanım olarak yumurtalıktaki yumurta sayısının tükenmesine bağlı, yumurtlamanın ve aylık kanamaların kesilmesi durumudur. Genellikle 45-55 yaş arasını kapsayan durum, kadın yaşam süresinin yaklaşık olarak üçte birini içermektedir.

Bu dönemde kadınlar fiziksel, ruhsal ve toplumsal değişikliklerle karşı karşıya kalmaktadır. Kadın yaşlanır, emekli olur, çocukları büyür ve evden ayrılır, eşini kaybeder… Tüm bunlar uyum sağlanması gereken bir kriz olarak algılanmakta, değişen toplumsal ve sosyal faktörler, hormonal değişimler depresif belirtilere neden olabilmektedir.
Menopoz dönemi ve depresyon arasındaki ilişkide temel dört başlık dikkat çekmektedir. Bunlardan ilki, tesadüfi bir birlikteliğin olduğu iken, diğer üç görüş menopozdaki bedensel belirtilerin depresyonu etkileyebileceği, hormonal değişikliklerin beyindeki etkilerinin depresyona neden olabileceği ve son olarak sosyal-toplumsal değişikliklerle benlik saygısında yaşanan değişimin depreyonu tetikleyebileceği yönündedir.

Menopoz döneminde depresyon için risk faktörleri; genç yaşta menopoza girmek, işsizlik, hızlı ve ani hormon değişiklikleri, şiddetli bedensel belirtilerin olması, geçmişte adet dönemlerinde ortaya çıkan ruhsal belirtilerin varlığı, doğum sonrası ya da geçmiş yaşamında depresyon öyküsünün olması, gençlik ve üremenin ön planda olduğu kültürler, sosyal desteğin zayıf olması olarak sıralanabilir.

Kadının biyolojik yapısı, sorunlarla baş etme yöntemleri, toplumsal cinsiyet rolleri kadını depresyona daha yatkın kılmaktadır. Ergenlik, gebelik, lohusalık ve menopoz süreci biyolojik ve psikososyal olarak depresyon riskini arttırabilmektedir. Bu dönemlerin iyi anlaşılması, sorunların erken zamanda tanınması ve müdahale edilmesi kadınların yaşam kalitesini ve işlevselliğini artırmak açısından hayati önem taşımaktadır.

Bize Ulaşın